Mesaj Panosu Hacıbektaş yayınları no 1Portal
Pano Kılavuzu •  Arama •  İşaretler •  İstatistik
Hesap Aç •  Oturum Aç
Takvim 
Sonraki başlık »
« Önceki başlık

Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »
Yazar Mesaj
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Pts Nis 14, 2008 02:11  Mesaj konusu:  İLHAN SELÇUK Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Hafızamı yokluyorum!
Gazete ve internet sayfaları, yaşamış olduğum yaşam dilimini biraz daha netleştiriyor, yorgun ve unutkan hafızamı tazeliyor!

İlhan Selçuk, 17 Ağustos 2007 de Hacıbektaş'taki "Enel Hak" konulu konferansınındaki konuşmasını, “Ben de öldüğümde inşallah Hacıbektaş’a gömülürüm.” diye sonlandırınca, salondan “Allah gecinden versin” sözleri yükselmişti.

İlhan SELÇUK, ciddi bir ameliyata girecek bugün! İşkencecilerini affettiği için yerden yere vurulan İlhan SELÇUK; CHP' ye oy vermeyecekseniz dahi MHP'ye oy verin diyen İlhan SELÇUK; Ziverbey Köşkünden geçen İlhan Selçuk; Ergenekon Çetesinin Lideri İlhan SELÇUK; Uğur MUMCU ile kader birliği yapmış İlhan SELÇUK bugün bıçak altına yatacak!

Hacı Bektaş Veli Kültür Sanat Etkinliklerine, İlhan SELÇUK ve CUMHURİYET gazetesinin gölge ettikleri dahi dillendirildi! Bu söylemden kendi hesabına siyasal menfaat bekleyenler, menfaatleri ile örtüşen bu söylemleri internet sayfalarına taşıdılar!

Nasıl bir tehlike sezilmişti ki, işkencesini dahi affetme noktasına gelmişti İlhan SELÇUK! Hangi tecrübelerin ışığında yazılıyordu o satırlar!

12 Mart 1972'de AKROSTİŞ ile anlatmaya çalıştı belki!
Sonrasında AKROSTİŞ'e gerek görmeden, tüm çıplaklığı ile ve daha yalın olarak anlatmaya çalıştı!

Anlamadık! Kimisi "Ergenekon" çetesinin başı ilan etti! Kimimiz buna inanmaya zaten hazırdık. Kimimiz ise, tüm saflığımızla ve haddimiz olmadan İlhan SELÇUK'u eleştirme yürekliliği gösterdik!

İlhan SELCUK'un , bugün olacağı ameliyat öncesi yazdığı 13.04.2008 tarihli yazısında "Bektaşi'ce" "Eyvallah" demesi içimi bir kez daha acıttı!

İKİSİNEDE EYVALLAH

“Arabayla asfalt yolda giderken birden karşına bir levha çıkar:
“Yol kapalı.”
Bozulursun..
Ama yapacağın bir şey de yoktur.
Bugün pazar!..
Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler...
Son haftalarda “nalları havaya dikmek” deyişini çok kullanmaya başladım. Benim hoşuma gidiyor; kimisi sevimsiz buluyor; ama, Türkçe mizahın başyapıtlarından biri...
İnsanlarla hayvanlar arasında eşitlik de sağlıyor...
Bektaşi’ye demişler ki:
- Nalları havaya dikenin nesine bakarsın?
- Sırtına.. demiş..
- Nasıl?
- Ya eyeri vardır, ya semeri...
Baba Erenler sınıfsallığı son nefeste bile unutmuyor, aşkolsun...
Gerçekte “nalları havaya dikmek” eğlencelidir, matraktır; ama, bizim temel felsefede böyle şey yok..
Ne var?
Ne olacak:
Enelhak...
Hiçbir din felsefesinin erişemediği bir öz...
Varlığın, evrenin, ruhun, maddenin, yerin, göğün, yaratanın, yaratılanın özdeşleştiği buluşmanın, birleşmenin, birliğin, tümleşmenin, eriyip kaynaşmanın dile daha yetkin ve güzel yansımasını düşünmek bile olanaksız...
Ortalıkta ne nal var..
Ne semer..
Ne eyer..
Neyin ne olduğunu bilen bilir, kimsenin kimseye malumatfuruşluk yapmaya hali yok, ayvayı bu dünyada yediğin zaman her şeyi anlarsın, edebiyata gerek yok...
Erenlere sormuşlar:
- Allah neden ölmüyor?..
Yanıt:
- Onun Allah’ı yok da ondan...
Eskiden Adana’da kafası kızan, Allah’a söverdi...
Ama bu Allah, kişinin öfkelenip bozulduğu keratanın Allah’ıydı:
- Ulan, senin Allah’ını, peygamberini, kitabını, cüdamını, yedi sülaleni, yetmiş yedi ceddini, vesaire...
Cevap:
- Ulan, ben de aynen seninkini...
Sonra?..
Ya bıçaklar oynaşır..
Ya ayırırlar..
Şimdi kaldı mı bilmem, böyle öfkeler...
Dur bakalım, şimdiden merak etmeye başladım.. yarın hekim takımı beni kesip biçecek, kolay iş değil, delip dikecek, ya da ben cahil kafamla öyle sanıyorum; peki ne olacak, gözümüzü tekrar açacak mıyız, yoksa ayvayı yiyecek miyiz?..
Biliyorum şimdi kimisi diyor ki:
- Aman canım, merak ettiğin şeye bak.. deli saçması...
Doğrudur...
Yaşamak nedir ki zaten?..
Fasa fiso...
Yaşamak nedir mi?..
Bir sabah kalktın, sevdiğin kadının gözünün altında derin bir çizgi gördün..
O da gördü mü?..
Görmez olur mu?..
Ya da henüz aynaya bakmadı..
Soru:
- Yaşlanıyor muyum?..
Sen görmezlikten geldin diyelim, o düşünüyor, dupduru ten nasıl böyle oldu?..
Nasıl olmasın ki, yaşıyorsunuz.
Kim bilir, belki gözü de teni de daha güzelleşti.
Ama şartlanmış bir kez.. Şartlanmışsınız.
Çizgilerin, yaşlılığın insana güzellik verdiğini kişinin kültürüne aşılayan estetik kültürüne erişmek için, insanların daha ne kadar yaşamalarına gerek var? 100 yıl, 1000 yıl?
İlkellik daha ne kadar sürecek?
Sürse de alt gözkapağının altındaki bir yeni çizginin insanı bu denli düşündürüp oyalaması, işte insanın gözeneklerine dek yaşamasıdır...
Yaşamak güzel şey Taranta Babu...
Dünyanın bugünkü kepaze haline insan bozuluyor, bir yanda açlıktan ölen çocuklar, yoksullar, bir yanda sayılamayacak kadar çok kadın köleler...
Öyle kadın köleler ki köleliklerinin bilincinde bile değiller...
Ve bu kadınlar saraylarda yaşıyorlar...
Dünya böyle kalmaz...
Biz de böyle kalmayız...
Hem kim kalmış ki canım..
Kim kalır ki...
Çok ermiş gelmiş geçmiş bu dünyadan...
Biri, 13. yüzyıl şairi Âşık Paşa ...
Der ki:
“Acı dirliğim isteyen
Tatlı dirilsin dünyaya
Kim ölümüm ister ise
Bin yıl ömür olsun ona”
Yine de tekerlemeye geliyorum:
Nalları dikmezsem..
Daha görüşürüz...
Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola...
İkisine de eyvallah...”

İLHAN SELÇUK


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Pzr Ağu 03, 2008 00:07  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Birbirimizi anlayamadığımız, anlamadığımız bir süreci yaşıyoruz. Birbirimizi anlamamak üzere ürettiğimiz gerekçeler ve başkalarının yönlendirme yöntemlerinin yoğunluğu karşısında, düşüncelerimizi paylaşmanın ve birbirimizin düşüncelerinden yararlanmamızın güç olduğunu biliyorum.

Yasama, yargı ve yürütme gücünün yanında dördüncü güç olarak “medya gücünün” öneminin farkında olduğumu zannediyorum. Ancak, böyle bir “medya meydan savaşı” yaşanacağını hayal bile edememiştim!

“Polis Devleti” özelliklerinin ağır bastığı, “laik-sosyal-hukuk devleti” hedefinden uzaklaşıldığı bu süreçte kafalar karışık…Medya Mahkemelerin yapamayacağını yapıyor. Suçlu ilan ettiklerinin suçluluklarını, kamuoyunun zihinlerine kazıyor….

Can DÜNDAR’ın 28 Temmuz 2008 tarihli Milliyet’teki köşe yazısında, işin özünü ortaya koyduğunu düşünüyorum:

NE KADAR DERİN?
6 ay önce, ifademe başvurulmak üzere çağrıldığım İstanbul adliyesinde “Ergenekon Savcısı” Zekeriya Öz, Celal Kazdağlı ile birlikte yazdığımız “Ergenekon” (İmge, 1997) kitabını sormuştu:
“10 yıl önce örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden devam etmediniz?”
Başka bir şey ima etmek istiyordu.
Ben bir madenci cevabı verdim:
“İnebildiğimiz kadar derine indiğimizi düşünüyorduk.”
* * *
İddianame açıklandığına göre aynı soruyu ben sorabilirim:
“Savcı yeterince derine inebilmiş mi?”
Kıyaslayabilmek için bizim kitaptan birkaç hatırlatma yapacağım.
Neler yazmıştık?
Örgütün Avrupa’da, soğuk savaş döneminde, CIA desteğiyle, NATO bünyesinde kurulduğunu,
Esasen solun yükselişini önlemeyi amaçladığını, bunun için Nazi artığı faşistlerle mafyayı tetikçi olarak kullandığını,
Provokatif eylemlerle kaos yaratıp bir darbeyi kışkırttığını…
Kökeninin 12 Mart’a uzandığını, o dönem adının “Ergenekon” takıldığını, içinde subayların, emniyetçilerin, profesörlerin, gazetecilerin, işadamlarının yeraldığını…
12 Eylül öncesi MİT ve Genelkurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi içinde teşkilatlandığını…
Darbeye giden yolda, 16 Mart katliamından, faili meçhul kalan cinayetlere kadar pek çok kanlı eyleme imza attığını,
12 Eylül’den önce ASALA’ya, 12 Eylül’den sonra PKK’ya karşı kimi eylemlerde istihdam edildiğini,
Dönemin Başbakan’ının verdiği işaretle (Veli Küçük’ün görev bölgesinde) 20’ye yakın Kürt işadamının öldürülmesi işini üstlendiğini,
Maaşının, hileli yollardan verilen ihalelerle ödendiğini,
Zamanla amacını aşıp “özelleştiğini”, dönemin Başbakanı tarafından oluşturulan “Özel Büro” içindeki “mafya liderleri, aşiret reisleri, üst düzey polisler” aracılığıyla terörle mücadele adı altında siyasi iktidarı kontrol altında tutmaya soyunduğunu…
Uğur Mumcu’nun terör örgütleriyle devletin bağlantılarını çözmeye çalışırken ve “Apo’nun kontrgerillacılarla işbirliği yaptığı” kuşkularından hemen sonra öldürüldüğünü…
Özal suikastını soruşturan savcının, suikastçının “Dazkırı’daki kontrgerilla teşkilatına mensup” olduğunu saptadığını ama “MİT’le ilgili adamlar”ca uyarılıp tahkikatı bıraktığını…
Örgütün Susurluk kazasıyla deşifre olduğunu, Avrupa’da “Gladio” açığa çıktıktan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğini…
Tanıkları ve belgeleri konuşturarak yazmıştık.
* * *
Kitap ortada…
Ne eksikti kitapta?
“Çetenin sol kolu…”
Ondan da sonraki yazılarımızda bahsetmiştik.
Sabancı suikastının faili Duyar öldürüldüğünde “Bunu devlet örgütlenmesi içinde bir kol yaptırdı. Bir hesaplaşma vardı, bize çözdürdüler” diyen sese kulak vermiş, Duyar konuşmadan hemen önce Karagümrük çetesini Afyon cezaevine sevk ettiren bürokratı sorgulamış ve demiştik ki:
“Duyar konuşsa hep sağ eliyle vurduğunu sandığımız çetenin sol elini de görecektik.” (20.2.1999)
* * *
10 yıllık bu bilgileri, bugünkü iddianameyle kıyaslayınca ne görüyoruz:
Yukarıdaki iddiaların birçoğunu doğrulayan veriler…
Fark nerede?
Savcı, bu devasa örgüt için “sarı saçlı, göçmen tipli, sert mizaçlı, vs” diye bir lider eşkali veriyor. Adını bilemiyor.
Ama “Örgütün MİT ve TSK ile bağlantısı olmadığını” söylüyor.
Böylece –bence- bütün bir maziyi sıfırlıyor; örgütü, 12 Eylül öncesi doğduğu yerlerden, “beyni”nden değil, “sinir uçları”ndan tutuyor.
İddialarını, örgütün tarihsel, kurumsal, küresel kökenlerine değil, gündelik olaylara, telefon geyiklerine, güvenilirliği tartışmalı tanık ve belgelere dayandırıyor. Arkaplanı olmayan, muğlak, eksik bir tablo çiziyor.
Daha da önemlisi –ve asıl sakıncalısı- dava, topyekün bir arınmanın değil, gündelik, yüzeysel bir siyasi hesaplaşmanın izlerini taşıyor.
O yüzden de çok ihtiyaç duyacağı kamuoyu desteğinden mahrum başlıyor.
* * *
Bütün çekincelerime rağmen, sadece Türkiye’nin ufkunu değil, bizim de gençliğimizi karartan örgütün adını taşıyan bu davayı çok önemsediğimi, iddianameyi eksik bulsam da heyecanla okuduğumu söylemeliyim.
Peki “derin devlet”, iddianamedeki örgüt mü?
Emin değilim.
Giderek, asıl bu temizliği yapanın derin devlet olduğuna ikna oluyorum.
Savcıyı görsem sormak isterim:
“Örgütün adına, bağlantılarına ulaşmışsınız. Neden derine inmediniz?”


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Cum Ekm 24, 2008 22:30  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

16 Mart 1978 de İstanbul Üniversitesi öğrencileri üzerine atılan bomba 7 öğrencinin ölümüne, 41 öğrencinin yaralanmasına yol açmıştı. O bombayı atan ülkücüye bombanın bir polis aracından verildiği ; bombayı getirenin Abdullah Çatlı olduğu; ve bombayı atanın vicdani rahatsızlık duyduğunda tek kurşunla infaz edildiği iddia edildi…

Can DÜNDAR 21 Ekim 2008 Tarihli yazısındaki değerlendirmesi şöyle:

Veee tesadüfe bakın ki, o “Dönün” diyen müdür, Emniyet içinde hızla tırmanmış, Terörle Mücadele’nin başına geçmişti.
Veee tesadüfe bakın ki Susurluk’ta kazada ölen Abdullah Çatlı’nın telefon kayıtları incelendiğinde, ölmeden önce o Şube Müdürü ile 5 kez konuştuğu ortaya çıkmıştı.
16 Mart davasında avukatlar, bunun sıradan bir cinayet davası değil, “devlet içindeki bir suç örgütü”nce gerçekleştirilen, birçok başka davayla ilişkili, örgütlü bir suç eylemi olduğunu dile getirmişlerdi.
Mahkeme ikna olmuş ve MHP davası, Abdi İpekçi suikastı, TİP’li 7 gencin katledilmesi gibi önemli davalar, bu dava dosyasına delil olarak celbedilmişti.
Sonra mahkeme durdu, heyetler değişti, dava geciktirildi ve nihayet beklenen oldu:
Dün 16 Mart katliamı davası, 30 yılını doldurduğu ve zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle “düştü”.


Saldırının yapılacağına dair polis istihbaratının göz ardı edildiği; saldırı sonrasında saldırganları takip etmek isteyen polislerin geri çevrildiğine dair iddia ve bilgiler; bu olayın “Hrant Dink” in öldürülmesindeki süreçle ne kadar benzeştiğini göstermiyor mu!


Abdi İPEKÇİ; Uğur MUMCU; Muammer AKSOY; Bahriye ÜÇOK; Turan DURSUN; Ahmet Taner KIŞLALI; Hablemitoğlu; Sivas, Çorum, Kahraman Maraş katliamlarının sanıklarını; Madımak yangınının faillerini mi yargılayacaklar “Ergenekon Davasında” !

Değişen pek bir şey olmadığı apaçık ortada iken; “gladyo” örgütlenmesinin kendini gizleyerek yürüttüğü operasyonu göremeyenlerin; “özgürlük, demokrasi kazanıyor” söylemleri ile psikolojik savaş yürüten “yandaş medya” ile ipi göğüsleme çabalarını ürkerek izliyorum…

16 Mart 1978’de atılan bomba ile ilgili dava tam 30 yıl sonra zamanaşımı nedeni ile “Ergenekon” davasının başladığı gün düştü…

30 yıl…
Dile kolay…
30 yılda bir dava sonuçlandırılamamış!

Ve bazılarımız, ergenekon soruşturması ile “daha özgür” ve “demokrasiye daha yakın olacağımızı” zannediyoruz!

"Kurşun atan" katilleri vatansever ilan edenleri anımsıyorum... Ve bu söylemlere sığınıp, Hrant Dink'in katili ile hatıra fotoğrafı çektirenlerin beraat ettiğini öğreniyorum...

Başı bozuk bazı çeteler üzerinden, yaratılmaya çalışılan “korku imparatorluğu” nu göremiyoruz ve sezemiyoruz…

Bu duygu ve düşüncelerimi, Melih AŞIK’ın 22.10 2008 tarihli ve İlhan SELÇUK’un 21.10.2008 tarihli yazılarını sizlerle paylaşarak sonlandırmak istiyorum…

-----------------------------------------------------------------------------------

Melih Aşık Açık Pencere
m.asik@milliyet.com.tr
Esas Ergenekon
22 Ekim Çarşamba 2008

Bundan 30 yıl önce, 16 Mart 1978’de, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde öğrencilerin üzerine bomba atıldı, peşinden silahla ateş açıldı.
7 öğrenci hayatını yitirdi, 41 kişi yaralandı.
Önceki gün Ergenekon davasının başladığı saatlerde haber geldi...
16 Mart davası, 30 yıl sonra zaman aşımı gerekçesiyle düşmüştü!
Derin devleti arayanlara duyuralım, derin devlet işte budur.
Adamlarını ele vermez, yakalananları kurtarır, kanıtları karartır, olayları saptırır, yargının elini kolunu bağlar... CIA ve ABD bağlantılıdır.
16 Mart katliamı 12 Eylül darbesine giden yolun taşlarını döşeyen caniliklerden yalnızca biriydi... 1 Mayıs 77 katliamı, Maraş olayları, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in, Savcı Doğan Öz’ün, Abdi İpekçi’nin ve daha nice yiğit insanın katli aynı sürecin kanlı sayfalarını oluşturdu. DİSK dün yayımladığı açıklamada dedi ki:
“Mahkeme bir hukuk skandalına imza atarak zaman aşımı gerekçesiyle davanın düştüğüne karar vermiştir.
Gerçek Ergenekoncular (Kontrgerilla - Süper NATO) bu şekilde aklanırken, AKP iktidarı ‘göstermelik’ Ergenekon davasının savcılığına soyunmaktadır.”
Şu sözler de davayı ilk günden beri izleyen avukat Cem Alptekin’e ait:
“Yakın tarihimizin bütün katliamlarını içine alan Gladio dosyasını kapattıkları gün, içinde yakın tarihin hiçbir ciddi katliamının olmadığı Ergenekon davasını başlattılar. ”
Ergenekon davası, yandaş basının yaydığı havanın aksine, ne faili meçhul cinayetlerle ilgili, ne derin devlet ve onun marifetleriyle... Karanlık olaylar ve cinayetler karanlıkta kalmaya devam ediyor...


----------------------------------------------------------------------------------


PENCERE
İLHAN SELÇUK

İnanılır Gibi Değil,
Ama, Gerçek...
Polis, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in evinde, artık pek meşhur Ergenekon soruşturması için arama yaparken ne bulmuş?..
12 Mart sıkıyönetiminin 1973’te düzenlediği benim hakkımdaki iddianamesini...
Aradan kaç yıl geçmiş?..
35 yıl...
*
12 Mart sıkıyönetiminin iddianamesinde ne yazıyor?..
Artık önemli değil; çünkü bu davadan beraat ettim...
Ama Ergenekon iddianamesinin bana ilişkin bölümünde sözcüğü sözcüğüne şu satırlar var:
“Şüpheli İlhan Selçuk hakkında tanzim edilen iddianamenin şüpheli Doğu Perinçek’te ele geçirilmiş olması, aralarındaki organik bağın varlığı açısından önemli görülmüştür.”
İnanılır gibi değil, ama, gerçek...
1973’te açılan ve üzerinde nice yayınlar yapılıp nice kitaplara geçen dava iddianamesinin Doğu Perinçek’in evinde bulunması, ikimiz arasındaki “terörist örgüt” bağına delil sayılıyor...
*
Dahası var...
Ergenekon iddianamesinde Savcı Zekeriya Öz diyor ki:
“Şüpheli İlhan Selçuk, bahsi geçen iddianamenin tanzimine neden olan suçlamalardan dolayı gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup, her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün başharfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır.
Buradan şüphelinin (İlhan Selçuk’un) ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır.
Ergenekon terör örgütü içindeki faaliyetlerinde de hiçbir zaman açık vermemeye çok dikkat ettiği, örgütün gizlilik ilkesine maksimum uyduğu anlaşılmıştır.”
Ergenekon’un iddianamesi vallahi billahi işte böyle...
Savcı Zekeriya Öz’e beni “uyanık” ve “zeki” bulduğu için teşekkür ederim; ama, ne yazık ki ben kendisini yeterince uyanık ve zeki bulmuyorum...
Hiçbir hukukta, hiçbir yasada, hiçbir usulde bu mantıkla iddianame yazılamaz...
Aklımızı peynir ekmekle mi yedik biz?..
*
Bu köşeye sığmaz, ama, Ergenekon iddianamesinin bana ilişkin bölümlerini bir gün belki gazetede yayımlayabiliriz diye düşünüyorum...
Neden?..
Cümle âleme ibret olsun diye...
Okuyanlar icat edilen iddialara ve geçerli mantıksızlığa kahkahalarla güleceklerdir..
*
İddianameye göre bana ilişkin suçlamasında Savcı Zekeriya Öz diyor ki:
İlhan Selçuk çok zekidir..
Bu nedenle açık vermiyor..
Cep telefonu bile kullanmıyor..
Telefonda da dikkatli konuşuyor..
Tecrübeli ve profesyoneldir..
Sonra?..
İddianamede deniyor ki:
“Ergenekon terör örgütü yapılanmasında Ergenekon başkanlığı bünyesi içinde yer alan ‘Teori, Tasarım ve Planlama Dairesi Başkanlığı’ görevini yürütüyor.”
Delil?..
Yok..
Belge?
Yok..
Kanıtsız bir edebiyat ve havsalaya sığmayacak havaiyatla şişirilmiş bu iddianame Türk hukuk tarihinde yüz karasıdır ve bir eşi daha yoktur.
*
Son bir örnekle iddianamenin nasıl şişirildiğini sergileyerek yazıyı noktalayayım...
“Şüpheli İlhan Selçuk 1962 yılından beri Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazmakta olup, kendisini solcu bir yazar olarak tanıtmakta, ilerleyen yaşı ve tecrübesiyle şu anda gazetecilik yapan birçok önemli şahsiyetin de ustası (üstadı) olarak görülmektedir. Zaten gazete çalışanları ve okurları tarafından kendisine ‘İlhan Abi’ denilmektedir. Gerek basın camiasında gerekse iş dünyasında sözü sazı dinlenir, ağırlığı olan bir kişilik olarak tanınmaktadır.”
İyi de, böyle birini hiçbir yazılı-yazısız delil olmadan iddianamede “terörist örgütçü başı” diye suçlamak akıl kârı mı a benim çıkmaza saplanmış savcım?..


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Pzr Ekm 26, 2008 21:05  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Soner Yalçın'ın düşünce ve görüşlerinin bir kısmını yayınlayıp bir kısmını görmezcelikten gelen "demokrasi ve özgürlük aşıklarının" takkelerini önlerine koyup yeniden ve bir kez daha düşünmelerine vesile olur diye, Soner YALÇIN'ın 26 Ekim 2008'de Hürriyet'te yayınlanan yazısını olduğu gibi aşağıya kopyalıyorum.

26 Ekim 2008
Soner YALÇIN
sonery@hurriyet.com.tr
Başka Ergenekon’u yazdım kimse üzerine alınmasın!

Ergenekon duruşması başladı. Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan gibi renkli devrimlere sahne olan ülkelerde de birer "Ergenekon Davası" olduğunu biliyor muydunuz?

Bu ülkelerde de siyasi parti liderleri, askerler, kanaat önderleri, gazeteciler bir gece sabaha karşı gözaltına alınıp tutuklandı. Ardından yandaş medyanın yayınları başladı: Bunlar darbeci! Sahi, gerçekte bu ülkelerde neler olmuştu? Gelin bir komşu ülkede yaşananlarla başlayalım.

TARİH, 6 Eylül 2006.

Saat, 05.00.

Adalet Partisi, Muhafazakár Parti, Cumhuriyetçi Parti ve Anti-Soros Hareketi üyesi 30 kişi, eşzamanlı operasyonla gözaltına alındı. Evlerdeki bilgisayarlara, kitaplara, defterlere, paralara el konuldu. Gözaltına alınanlar arasında, eski askerler de vardı.

Suçlama: Devlete karşı komplo ve hükümeti darbeyle alaşağı etmekti.

Başta Soros destekli Rustavi-2 televizyonu olmak üzere, Başkan Mihail Saakaşvili’ye yakın yandaş medya olayı hep aynı cümleyle verdi: Darbeciler yakalandı!

Cumhuriyetçi Parti Lideri D. Berdzeneşvili, operasyonun muhalefeti sindirmek amaçlı olduğunu söyledi.

Bu arada gözaltılar sürdü. 12 Eylül’de Cumhuriyetçi Parti yöneticilerinden, kamuoyu tarafından çok sevilen Goga Odzeli gözaltına alındı. Bir suç örgütü liderinin evinin inşaatıyla ilişkisi hakkında sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı. Toplumu etkileyen kanat önderleriyle gerçekten pis işlere karışmış çetecilerle işbirliği içinde gösterilmek isteniyordu.

Rustavi-2 televizyonu, Odzeli serbest bırakılmasına rağmen, onu yeraltı dünyasıyla ilişkili göstermeye devam etti. Ayrıca, Adalet Partisi üyelerinin darbe planlarını itiraf ettiklerine ilişkin sorgu tutanakları yayınlandı. İddialara göre, Adalet Partisi ve Anti-Soros üyeleri, silahlı ayaklanma için "plan" yapmışlardı: Meclis önünde yapacakları büyük mitinge, emirlerindeki bazı adamları tarafından ateş açılacak ve çıkacak kargaşadan yararlanıp yönetime el koyacaklardı!

Darbe yapacağı iddia edilen partilerin toplam oyları yüzde 1-2’yi geçmiyordu. Ancak kamuoyunu etkilemede güçlüydüler. Polis operasyonuyla bu etki ortadan kaldırılmak isteniyordu sanki.

İşte 1 numara

Saakaşvili yandaşı medya, darbecilerin lideri olduğunu iddia ettiği "Bir Numara"nın peşine düştü. Çabuk da buldular: Gürcistan’ın eski İç Güvenlik Bakanı: İgor Giorgadze!

56 yaşındaki eski Bakan Giorgadze, kamuoyu tarafından sevilen bir isimdi. Babası Sovyet savaş gazisi ve Gürcistan Komünist Partisi lideriydi.

İlginçtir; "Bir Numara" Giorgadze’nin adı daha önce eski devlet başkanı Eduard Şevardnadze’ye karşı bombalı suikast düzenlenmesi olayında geçmişti! Bu biraz kafaları karıştırıyordu. Çünkü darbeci oldukları nedeniyle tutuklananlar arasında, Şevardnadzeciler ile Şevardnadze’ye suikast düzenlemekle suçlananlar vardı. Bu düşman tarafların nasıl bir araya gelip darbe planladıkları anlaşılamadı!

Sonunda Gürcistan’ın "Ergenekoncuları" yargı önüne çıktı.

Dava kapalı oturum usulü gerçekleştirildi. Görüntü alınmasına bile izin verilmedi.

Başından beri iddiaları ve işbirliğini reddeden 12 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Sanık avukatlarından L. Barcella, "İddianamenin delilleri tutarlı değildi ve lehte delillerimizi de görmezden geldiler. Bunu kimsenin görmesini istemiyorlar ki, mahkeme salonunu kapattılar. Sonra da en yüksek cezayı verdiler" dedi.

En yüksek ceza 8.5 yıldı. Verilen cezalar ve yargılama usulü bugün halen tartışılıyor.

Diyeceksiniz ki, "Eee bu yazdıklarınız bize yabancı değil. Siz bize bunların arkasında neler dönüyor onu yazın". Haklısınız...

Oyunun başlangıcı

Tarih, 31 Mart 1991.

Gürcistan bağımsızlığını ilan etti.

Hayatı boyunca Sovyetler Birliği’ne muhalif olmuş Zviad Gamsahurdia devlet başkanı oldu. Ancak gerek iktisadi zorluklar, gerekse iç karışıklar sonucu kısa süre sonra görevinden istifa etmek zorunda bırakıldı.

Rusya’nın desteğiyle Sovyetler Birliği’nin eski Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze, 1992 yılı Ekim ayında Gürcistan devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.

Şevardnadze’nin lakabı "gümüş tilki"ydi; ilk başlarda Batı yanlısı gözüktü. Ona en çok inananların başında, dünyanın en büyük spekülatörlerinden George Soros geliyordu.

Soros, Şevardnadze’yi, IMF’nin istediği yapısal reformları hızla gerçekleştirecek, serbest piyasaya inanan bir lider olarak görüyordu.

Soros, -aynı Turgut Özal’ın bir dönem yaptığı gibi- Şevardnadze’nin ülkenin komünist geçmişiyle hiçbir bağı olmayan yurtdışındaki genç Gürcü "beyinleri" çağırıp onlarla çalışmasını önerdi. Önerilen isimlerden biri de Manhattan’da bir hukuk bürosunda çalışan avukat Mihail Saakaşvili idi. Saakaşvili, Adalet Bakanı yapıldı.

Soros 1994 yılında "Açık Toplum"un Tiflis şubesini kurdu. Ve hemen Gürcistan Genç Avukatlar Birliği gibi sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya para akıtmaya başladı.

Amerikan’ın prensi

Şevardnadze deneyimli bir Sovyet yöneticiydi; kabinesinde genç "beyinlere" hep aynı uyarıyı yaptı: "Bölgemiz etnik ve dini farklılıklardan dolayı bir dinamit kutusuna benzer; aman dikkat."

Ancak ülke ekonomisi kötü sinyaller verdi; elektrikler sürekli kesildi; yiyecek bulunamadı ve suç şebekeleri her geçen gün büyüdü. Rüşvet, toplumu hızla yozlaştırdı. Yetmezmiş gibi Güney Osetya sınırındaki çatışmalar da durmak bilmedi. Abhazya bağımsızlığını ilan etti.

Soros destekli "genç beyinler", Şevardnadze’den acil radikal kararlar almasını istediler. "Gümüş tilki", Batı’nın dayattığı "sömürgeci kararları" almadı; aksine Rusya’ya yaklaştı. Ve ipler koptu.

Soros destekli Rustavi-2 televizyonu, Şevardnadze aleyhinde yayınlara başladı. Şevardnadze, Rustavi-2’yi kapatmak istedi. Televizyonun da istediği buydu zaten. Kanal bu kararı, "Eski günlere dönüş" diye gösterip muhalifleri sokağa döktü.

Şevardnadze geri adım attı. Ama bu hareketiyle o güne kadar güçsüz olan muhalefeti birleştirdi.

Bu muhalefetin bir lidere ihtiyacı vardı.

Ve Soros, Gürcistan’ı kurtaracak lideri açıkladı: Saakaşvili!

Sihirli sözcükler

ABD’deki Demokrat Parti’nin uluslararası kanadı "Ulusal Demokrat Enstitü"sü (NDI), Saakaşvili liderliğindeki bir grubu, Şubat 2002’de Amerika’ya götürdü.

Saakaşvili, Beyaz Saray’a kabul edildi. Soros ile tanıştırıldı. Saakaşvili aynı yıl haziran ayında, Soros’un mali destek verdiği Central European University’de düzenlenen bir törenle, uluslararası açık toplum ödülünü bizzat Soros’un elinden aldı.

Aynı günlerde ABD, Gürcistan’a yeni büyükelçisini gönderdi: R. Miles. Yeni büyükelçi Belgrad’dan geliyordu ve diplomasi dünyasında "Sırbistan’daki renkli devrimi gerçekleştiren büyükelçi" diye tanınıyordu. Geldiği gün Rustavi-2 televizyonuna çıkıp sihirli sözcükleri sıraladı: "Demokrasi", "insan hakları", "açık-şeffaf toplum" vs.

Keza yine Sırbistan’daki renkli devrimin "mucitlerinden"; Soros destekli "Özgürlük Enstitüsü" kurucusu G. Bokeria da Belgrad’dan Tiflis’e geldi.

Bitmedi. Sırbistan’daki renkli devrimin mimarlarından M. Blagojevic gibi, Soros destekli CeSID (Özgür Seçimler ve Demokrasi İçin Yurttaş Girişimi) üyeleri de Gürcistan’a gittiler. Tiflis’in yolunu tutanlar arasında, Soros tarafından finanse edilen ve 2000 yılında Miloseviç karşıtı gösterileri düzenleyen Sırp öğrenci grubu Otpor’un kurucusu A. Maric, S. Popovic, S. Djinovic de vardı. Görevleri "seçim gözlemciliği" yapmaktı! Gerçek amaçları Soros’un Özgürlük Enstitüsü tarafından Tiflis’te kurulan gençlik örgütü Kmara’yı eğitmekti.

O günlerde "taraf"ını açıkça belli eden, Soros destekli bir gazete de yayın hayatına sokuldu: 24 Saat.

Anti-Soros hareketi

Çok ayrıntıya girmeyeyim:

2 Kasım 2003 seçimlerinden sonra seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle Tiflis karıştı. Rustavi-2 TV, 24 Saat gibi medya araçları düğmeye bastı; Kmara adlı gençlik örgütü, halkı sokaklara döktü. Televizyona çıkan Amerikan Büyükelçisi R. Miles seçimi sahtekárlık olarak niteledi.

Saakaşvili taraftarlarının eylemleri dünya televizyonlarındaydı. CNN harekete isim bile buldu: Gül Devrimi.

O sıcak günlerde Şevardnadze’nin, Gürcistan’ı karıştırdığı iddiasıyla suçladığı Soros ile ilgili demeçlerini kimse dünyaya duyurmadı nedense.

Gösteriler günlerce sürdü. Şevardnadze istifa etmek zorunda kaldı. Yapılan yeni seçimler sonucu 4 Ocak 2004’te Saakaşvili devlet başkanı oldu.

Soros, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’yla ortaklaşa, Kapasite İnşa Ödeneği aracılığıyla Saakaşvili hükümetine bağlı memurların maaşlarını ödedi! Eklemeliyim, Gürcistan Ekonomi Bakanı K. Bendukidzade, Soros’un iş ortağıydı!

Bu arada:

Soros’un ülkeyi yıkıma sürüklediğini söyleyen Gürcü muhalifler "Anti-Soros Hareketi" adlı ulusal bir cephe örgütü kurdular. Ama Soros’a ve Saakaşvili’ye muhalefet etmenin bedeli vardı; "darbeci" damgası yiyip tutuklandılar. Ve işte Gürcistan’ın "Ergenekon"u böyle doğdu.

Anti-Soros örgütü gibi muhaliflerini güç kullanarak sindirmeye çalışan Saakaşvili sonra ne yaptı; Güney Osetya’ya saldırdı! Neyse artık bu kadar ayrıntıya girmeyelim.

Gelelim Ukrayna’nın "Ergenekon"una!..

Bir, iki, üç daha fazla ’Erge-neo-con’

"DOLAR sihirbazı" Soros, 1998’de Slovakya’da, 1999’da Hırvatistan’da, 2000’de Sırbistan’da ve 2003 yılında Gürcistan’da yaptığının bir benzerini Ukrayna’da da yapmak istiyordu.

Tarih, 8 Aralık 1991.

Ukrayna bağımsız oldu. İlk devlet başkanı Leonid Kravchuk idi. Üç yıl sonra koltuğunu Leonid Kuchma’ya bıraktı.

Kuchma, her ne kadar sıkı bir özelleştirme taraftarı olsa da dümenini sonradan Rusya’ya doğru kırdı.

İktidarda kaldığı 10 yıl boyunca ülkeyi yozlaştıran Kuchma’ya hiç sesini çıkarmayan ABD, Ukrayna’nın Rusya’ya yaklaşması üzerine politika değişikliğine gitti. Kuchma’yı "istenmeyen adam" ilan etti. Yerine düşündükleri isim, Batı yanlısı, bankacı Viktor Yuşçenko idi.

Ve o bildik "siyasi pazarlama" yöntemi sahneye kondu: Hani şimdi ismini herkesin bildiği Cumhuriyetçiler’in başkan adayı Senatör McCain’in o günlerde yönettiği Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü (IRI), Yuşçenko’yu Washington’a çağırdı. Ukrayna’nın "yeni prensi" bir dizi görüşme yaptı.

Ardından Washington Times yazdı: Yuşçenko, Ukrayna için tek umuttur.

Ukrayna’da hareketli günler başladı.

Sırbistan’ın Otpor, Gürcistan’ın Kmara adlı Soros destekli gençlik örgütü bu kez Ukrayna’da "Pora" adıyla kuruldu. Pora’nın lideri V. Kaskıv zaten Soros çalışanıydı. Bu arada Kaskıv, Beyaz Rusya muhalefetine de danışmanlık yapıyordu!

Sırbistan’da B92 radyosunun, Gürcistan’da Rustavi-2 televizyonunun rolü, Ukrayna’da Kanal 5 adlı TV’ye verildi.

Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün Ukrayna’daki ayağının adı; Uluslararası Rönesans Vakfı idi. Keza Soros’un "Özgürlükler Evi" de Kiev’de görev başındaydı.

Sırbistan deneyimini yaşamış M. Markovic, ABD tarafından finanse edilen Kiev’deki "Znayu" adlı yeni bir sivil toplum kuruluşunun başına getirildi.

Bu arada fazla ayrıntılarla kafanızı karıştırmak istemiyorum. Ancak bu tür sivil toplum kuruluşlarına sadece Soros ve ABD’nin "sponsor" olduğunu düşünmeyiniz. Örneğin, Sırbistan ve Gürcistan’daki renkli devrimlerde görev almış, Milenkovic, Maric, Markovic gibi "profesyonel devrimcilere" Ukrayna’ya gitmeleri için, İngiltere’nin Westminster Demokrasi Vakfı para verdi. Alman Marshall fonu da hep devredeydi.

Bir bilgi daha vermeliyim: Renkli devrimlere sahne olan ülkelerin hepsinde seçim öncesi kamuoyu anketi yayınlama "numarası" vardı. Ukrayna’dan örnek vereyim: Eski Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki Batı yanlılarını destekleyen Amerikan Demokrasi İçin Ulusal Bağış (NED), Soros’un Rönesans Vakfı ve doğrudan ABD Dışişleri Bakanlığı’na çalışan Avrasya Vakfı’nın finanse ettiği Demokratik İnisiyatifler Vakfı, Ukrayna’da sürekli kamuoyu anketleri yaptı. İnandırıcılık açısından tek kamuoyu araştırma şirketi olmazdı. Amerika’nın para verdiği Ukraynalı Seçmenler Komitesi adlı bir kuruluş daha vardı. Her ikisinin anket sonuçları aşağı yukarı benzerdi. Anketlerde hep Yuşçenko önde gösteriliyordu.

Diğer ülkelerde olanlar Ukrayna’da hayata geçirildi: Sandıktan, anketlerin tersi sonuç çıkınca "sebep belli" diyorlardı: "Seçimlere hile karıştırıldı!" Ve halkı sokağa döküyorlardı.

21 Kasım 2004 Ukrayna seçimlerinde de "hile" karışmıştı! Çünkü sandık sonuçları anketleri doğrulamamıştı!

Düğmeye basıldı: Uluslararası TV’ler ve ulusal Kanal 5 canlı yayına geçti; gençlik örgütü Pora, halkı sokağa döktü, seçimler iptal edildi. Seçimler sonra yenilendi ve Ukrayna’da "turuncu devrim" gerçekleşti.

Soros’un Ukrayna’daki Açık Toplum Enstitüsü’nün yöneticisi B. Tarasyuk dışişleri bakanı oldu. Keza enstitünün yönetim kurulu üyesi Y. Mostova’nın eşi A. Gritsenko da Savunma Bakanı yapıldı. Pora’nın Başkanı, Soros’un çalışkan elemanı Kaskiv de devlet başkanı Yuşçenko’nun danışmanıydı artık. Diğer "turuncu devrimciler" ya milletvekili oldular ya bürokrat ya da işadamı.

Ha unutmayayım; hani Yuşçenko’nun zehirlendiği, yüzünün sürekli değiştiği, zayıfladığı ve kısa süre sonra öleceği şeklinde bizde de bolca haberler çıkmıştı; hatırladınız mı? Yuşçenko yaşıyor ve hálá Ukrayna’nın devlet başkanı. Şimdi ne mi yapıyor; anti-Sorosçu muhaliflerini, darbe yapacakları ve başta gazeteci R. Gongadze’yi öldürdükleri iddiasıyla tutuklayıp cezaevine koyuyor!

Ve Ukrayna da kendi "Ergenekoncularını" konuşup tartışıyor.

Sırbistan’ı ve diğerlerini ayrıca yazmaya gerek var mı; oyun hep aynı oyun!


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Per Arl 10, 2009 22:56  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Dün "Yandaş" diye tanımlanan gazetelere demeç verenleri eleştiriyorlardı...
Bu konuda yazılar yazılmış haberler yapılmıştı...
Nasıl germişlerdi ortamı!

Dün o gazetelere demeç verenleri eleştirenlerin temsilcileri, bugün o gazetelere demeç veriyor...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/rehanin-pabucu-dama-haberi-21295 adresinden ulaşılan "Reha'nın pabucu dama!" başlıklı 08.12.2009 tarihli haberin konusu, ABF Başkanı Ali Balkız'ın Zaman Gazetesinde 07.12.2009 tarihinde çıkan demeci.
"Biraz üzerine gidilse bu işin arkasından (Madımak Katliamını kastediyor) belki Susurluk çıkacaktır, belki Ergenekon çıkacaktır." demiş Ali Balkız...
Değil Türkiye'nin, Türklüğün tarihinde ilk defa bir hükümet çıkıp, 'Ey Aleviler, sorunlarınız nedir?' diye soruyor. Bunu önemsemek lazım. Bunu soran irade çözümü de bulacaktır." demiş Ali Balkız...

Suikast hazırlığı vardı Alevilerin Temsilcilerine...
Ergenekon savcıları, suikast planlarını tüm detayları ile Kazım Genç ve Ali Balkız'a aktardılar!
Ergenekon Örgütüne karşı korumaya alındılar!
Korumaları var artık!

Keşke diyorum..
Bu savcılar ve hakimler daha önce yetiştirilebilselerdi...
Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hamlemitoğlu ve diğer faili meçhul cinayetlerin de önüne geçiliverirdi!

Yakın geçmişe doğru bir yolculuk yapıp ne dendiğine, neler yazıldığına bir göz atıyorum.
Tokat'ın Reşadiye ilçesinde 7 askerimizin ölümüne neden olan pusuda Ergenekon Örgütüne işaret ediyorlar...
16 yıl önce, 24 Mayıs 1993 te Elazığ-Bingöl karayolunda 33 askerin şehit edilmesinde, "Ergenekon Örgütü" aranıyor...
Bu iddialar sokakdaki sıradan bir vatandaşın değerlendirmeleri değil...
Bu toplumun en tepesindeki, en akıllı insanların yaptığı değerlendirmeler!

Her önemli olayın gerisinde Ergenekon'u arayanların hedef tahtasında neyin olduğu yazılıp çiziliyor...
"Madımak Yangınında" Ergenekonu arayanlar bunlar olsa durumu anlayabilirim.
Madımak Müze Olsun diyenlerde; "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak" sloganlarını "Ergenekon Örgütünün" attırdığını düşünmeye başlamışlarsa...
Epeyce gecikilmiş de olsa, yeniden bir durum değerlendirmesi yapılmasının zamanıdır diye düşünüyorum.

Adına ister "Derin Devlet", ister "Kontragerilla", ister "Ergenekon", isterseniz "F Tipi" deyin...
Devlet içinde, "laik, sosyal, hukuk devlet" olmamızı engelleyen, "demokrasinin önünü tıkayan" yapılar hep olagelmiştir...

Sapla samanı karıştırarak bu yapılardan kurtulabileceğimizi zannetmiyorum...


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Sal Mar 09, 2010 00:46  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Suikast hazırlığı vardı Alevilerin Temsilcilerine...
Ergenekon savcıları, suikast planlarını tüm detayları ile Kazım Genç ve Ali Balkız'a aktardılar!
Ergenekon davasına müdahil oldular...

MEHMET MENEKŞE-FIRAT KOZOK imzası ile Cumhuriyet'te yer alan haberi okuyunca, ağlayayım mı yoksa güleyim mi bilemedim...
Haber şöyle:
Erzurum özel yetkili cumhuriyet savcıları tarafından hazırlanan ve mahkeme tarafından kabul edilen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ile 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in sanık olarak yer aldığı iddianamede Orgeneral Berk’in Erzincan ve çevresindeki Alevi köylerine yaptığı yardımların delil olarak gösterilmesi, tepki çekti.

İddianamenin deliller bölümüne konulan dosyada, Orgeneral Berk ile ilgili olarak “Erzincan ve civarındaki Ale-vi köyleri ile özel olarak ilgilenmekte, bu köylerin ihtiyaçlarının giderilmesi için ordunun imkânlarını kullanmaktadır. Yaptığı yardımlar nedeniyle Alevi köyleri ve dedeler tarafından sevilmekte, dedeler tarafından kendisine takdir beratları verilmektedir” ifadeleri yer alıyor.

AKP’nin Alevi kökenli milletvekili Reha Çamuroğlu, girişimin Alevilere karşı yürütülen “psikolojik harekâtın göstergesi” olduğunu vurgulayarak “Bu çok vahim bir tablodur. Alevi çalıştayları bu olayın yanında cenazede göbek atmaya benzer” dedi.
Ordu komutanlarının kendi bölgelerindeki köylere teknik ve maddi yardımlarda bulunduğunu, bunun bir gelenek olduğunu anlatan Çamuroğlu, “Eğer Sayın Berk, kendi bölgesinde belli köylere yardımlar götürdüyse bu ancak takdir edilecek bir davranıştır” görüşünü dile getirdi.

Orgeneral Berk’in bu tavrının suçlama aracı haline getirilmesini “art niyetlilik” olarak niteleyen Çamuroğlu, “Bu art niyeti iki türlü düşünebilirim; birincisi Sünni vatandaşlarımızın Alevilere karşı negatif tepkiler içine sokulması beklentisi vardır birilerinde. İkincisi ise Sayın Berk’in dini aidiyeti ile ilgili bazı imalarda bulunulmak istenmektedir.

Yani Berk’in belki de buradan Alevi olduğu ima edilerek bundan Berk’e ekstra negatif vurgular yapılmak istenmektedir” diye konuştu. Bu durumda suç işlendiğini aktaran Çamuroğlu, şunları kaydetti: “Bu, Alevilere karşı psikolojik bir harekâttır. Alevilerin kendilerine güvenlerini kaybetmeleri istenmekte ve hedeflenmektedir. Aleviler bir ikinci sınıf vatandaşlık pozisyonunu benimsenmeye zorlanmaktadır.”


Alevilerin Temsilcileri ise düşüncelerini şöyle dillendirmişler:
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, ordunun bulunduğu bölgedeki köylere hizmet götürmesinin bir gelenek olduğunu ifade ederek “Komutanı tebrik ediyorum. Savcı komutanlara suçlama yönelteceğine bunu ilgili bakanlıkların ve bakanların 3. Ordu bölgesindeki il teşkilatlarına sorsaydı bu soruyu. Onlar Alevi köylerine cami yapmayı çok seviyorlar. Komutan da okul yapmış. Alevilerin tam istediği de budur işte. Cami değil okul. Bu anlamda komutanı tebrik ediyoruz” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş de AKP iktidarı döneminde Alevilere her türlü ayrımcı politikalar uygulandığına işaret etti. Bu politikaların kendilerine yakın yargı mensuplarını da etkilediğini ifade eden Gümüş, “Bu başta siyasi iktidarın eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat olmadığının, bu siyasi tutumunda iktidara bağlı güçler tarafından uygulandığının somut göstergesidir” diye konuştu.
Alevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Ali Yıldırım ise son günlerde kamuda önemli görevlerde bulunan Alevi kökenlilere yönelik ciddi bir psikolojik harekât başlatıldığını belirtti.
Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil de “Suçlamanın mezhepler üzerinden ve özellikle bir kişinin Alevi kimliği, Alevi köylerine yaptığı yardım üzerinden yapılmasının çirkin bir yaklaşım olduğuna” dikkat çekti.
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Köylere hizmet götürülmesi Alevi-Sünni ayrımına göre yapılıyorsa, bundan ötürü birileri de suçlanıyorsa Türkiye çok tehlikeli bir yere gidiyor demektir. Bu işin sonu çok kötü, iç savaşa gidebilir. Bunu yapanlara derhal görevden el çektirmek lazım. Alevi köylerine hizmet yaptın diye suçlayanlar suç işlemiştir” dedi.


Sayın Reha ÇAMUROĞLU, sayın Ali BALKIZ, sayın Fevzi GÜMÜŞ, sayın Ali YILDIRIM, sayın Tekin ÖZDİL, sayın Ercan GEÇMEZ;
Mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilenlerin cezasının infaz edildiği...
"Normalleştiğimizin" iddia edildiği...
Hukuku bir tarafa bırakıyorum; akıl ve mantıkla izah edilmesi zor bir dönemden geçtiğimizi,
"Alevi" kavramıda işin içine dahil edilince ancak farkedebilmişler!

3.Ordu Komutanı Orgeneral Berk, Erzurum'da açılan Ergenekon davasının bir numaralı sanığı...
Bu sanık, Genel Kurmay Başkanının da iştirak ettiği "Kış Tatbikatını" yönetti...
Ergenekon Örgütü "Kazım GENÇ ve Ali BALKIZ'a suikast planlamıştı!"
Orgeneral Berk'de, suikastı planlayan örgütün üyesi...
İddiaya göre!

Kendilerine suikast planlanan Alevilerin Temsilcileri, bu planları yapan Ergenekon Örgütünün Erzincan'daki bir numaralı sanığı Berk'i destekleyen açıklamalar yapmışlar.

Özgürleşiyoruz, demokrasi geliyor, vesayetten kurtuluyoruz, normalleşiyoruz diyenlerin peşine takılanların yukardaki açıklamalarını görünce şaşırdım...

Açıklamaların, günübirlik politika! üretmekten başka bir şey olmadığını düşünüyorum.


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Çar Haz 09, 2010 20:41  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Balkız'dan suikast planı değrelendirmesi
11:29 | 08 Haziran 2010
ANKA

Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF) Başkanı Ali Balkız, eski Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’in evinde bulunduğu ileri sürülen Alevi önderlerine yönelik suikast planlarının Şahin’in el ürünü olmadığının ortaya çıkmasını "Bunun yanıtını, bu belgeleri dosyaya koyan Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. O yanıtın ne olacağı da herhalde mahkeme sonucunda belli olacak. Çok haklı olarak Savcı Bey’den bir cevap bekliyoruz" sözleriyle değerlendirdi. Şahin’e ait olduğu ileri sürülen suikast listesinde bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kazım Genç de "Ergenekon ülkede kaos yaratmak için toplumun belli kesimlerinin öne çıkmış insanlarına yönelik suikast eylemleri yaparak halkı galeyana getirebilir, bu ihtimal vardır. Bu ihtimal yüzde 50 kadarsa bir ikinci ihtimal daha vardır. AKP, toplumun önemli bir kesimini oluşturan Alevilerin, Ergenekon’un karşısında duracaklarına yanlarında durması için böyle bir kurgu da yapmış olabilir" diye konuştu.

Eski Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin 7 Ocak 2009’da Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınmış, Şahin’in evinde Türkiye Ermeni Patrikanesi binası, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kazım Genç’in evlerine yönelik tedhiş ve suikast planları bulunmuştu. ABF Genel Başkanı Balkız, suikast planlarını gördükten sonra "kanının donduğunu, dehşete düştüğünü" açıklamıştı.

Ergenekon davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geçen hafta Adli Tıp Kurumu’ndan gelen bilirkişi raporunda Balkız, Mutafyan ve Genç’in adının geçtiği tedhiş planının Şahin’in el ürünü olmadığı açıklandı.

-BALKIZ: SORUŞTURMANIN GÜVENİLİRLİĞİNE OLAN ŞÜPHELERİMİZ ARTTI-

Suikast planlarının, İbrahim Şahin’in eli ürünü olmadığı yönündeki Adli Tıp raporunu ANKA’ya değerlendiren Balkız, "Evet, Adli Tıp böyle bir tespit yapmış ama Adli Tıp’ın verdiği kararlar da hep tartışılageldi. O nedenle soğukkanlılıkla mahkeme sonucunu beklemekte yarar var. Ben elbette dilerim ki benim ve Kazım Bey’in hakkında böyle bir plan kurulmamış olsun" dedi.

Adli Tıp’ın verdiği raporun, soruşturmanın ciddiyetine ve güvenilirliğine olan şüphelerini artırdığını bildiren Balkız, "Bunun yanıtını o belgeleri bana gösteren Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. Benim önüme belge koydu Sayın Savcı, ben buna inanarak ‘Evet, ben bu suikastın varlığına inandım’ dedim. Şimdi mahkemenin bu aşamasında Adli Tıp diyor ki ‘Hayır, bu belgeler İbrahim Şahin’in elinden çıkmış ürünler değil.’ Bunun yanıtını, bu belgeleri dosyaya koyan Sayın Savcı Zekeriya Öz verecek. O yanıtın ne olacağı da herhalde mahkeme sonucunda belli olacak. Çok haklı olarak Savcı Bey’den bir cevap bekliyoruz birileri" diye konuştu.

Balkız, Ergenekon soruşturması kapsamında eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın gözaltına alınmasını da değerlendirirken "Bir taraftan Ergenekon’un hedefi iken Alevi önderleri, diğer taraftan da Ergenekoncu olabiliyorlarmış meğer, bu ne çelişki diye sorduk" dedi. Ergenekon soruşturmasına başından beri ihtiyatlı yaklaştıklarını anlatan Balkız, "Elmalarla armutların birbirine karıştırıldığı, karmaşıklaştırıldığı, anlaşılmaz hale getirildiğinden hep yakınıyorduk. O konudaki düşüncemiz bir defa pekişti elbette" dedi.

-GENÇ: PLANLARIN, ŞAHİN’İN ELİ ÜRÜNÜ OLMAMASI BİR ŞEY İFADE ETMEZ-

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kazım Genç de ANKA muhabirinin konuya ilişkin sorularını yanıtladı. Savcılığın, suikast planlarının İbrahim Şahin’in evinde bulunduğunu söylediğini, bulunan belgelerde İbrahim Şahin’in avukatlarının, belgelerin o evde bulunduğunu onaylayan parafının bulunduğunu anlatan Genç, "Bu bilgiyi birleştirdiğimizde benim açımdan bu dokümanların, İbrahim Şahin’in evinden çıktığı tartışmasız hale gelir. Çünkü iddia makamı ‘Ben orada buldum’ diyor. Belgenin üzerindeki paraf ile sanığın avukatı ‘Evet, burada bulundu’ diyor. Bu benim için oradan çıktığını belgeleyen bir dokümandır, ben ona inanırım" dedi. Belgelerin, İbrahim Şahin’in el ürünü çıkmamasının kendileri açısından bir şey ifade etmediğini, kendilerine suikast planı yapacak ekibin daha üstündeki birimde olan İbrahim Şahin’in oturup böyle bir şeyi kendi eliyle yazmasının da mümkün olmadığını kaydeden Genç, "Bu yazılı dokümanların kimin eli ürünü olduğunu bulmak, savcılık makamının görevidir. Ülkenin yurttaşına karşı bir suikast planı varsa bunu, kimin kurguladığını, kimin planladığını, kimin sahneye koymak için çalışma yaptığını bulmak iddia makamının görevidir" diye konuştu. Genç, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu tedhiş planları bir bütün olarak düzmece olsa dahi yurttaşını iki yıla yakın bir süredir koruma altında tutan ve ailesiyle, çoluğuyla, çocuğuyla bir psikolojik sıkıntı yaratılmış olması nedeniyle bu düzmece planları yapanların kim olduğunu bulmak da iddia makamının görevidir. Bu nedenle eğer bir tedhiş planı varsa bunu yapanların bulunup cezalandırılması, eğer yoksa bu düzmece planı kamuoyuna yansıtıp bize bu sıkıntıyı yaratanların yargılanıp cezalandırılmasını istiyoruz."

-"ALEVİLERİN, ERGENEKON KARŞISINDA DURMAMASI İÇİN KURGU YAPILMIŞ DA OLABİLİR"-

Her meseleye olduğu gibi bu suikast planlarına da çift yönlü baktıklarını belirten Genç, "Ergenekon ülkede kaos yaratmak için toplumun belli kesimlerinin öne çıkmış insanlarına yönelik suikast eylemleri yaparak halkı galeyana getirebilir, bu ihtimal vardır. Bu ihtimal yüzde 50 kadarsa bir ikinci ihtimal daha vardır. AKP, toplumun önemli bir kesimini oluşturan Alevilerin, Ergenekon’un karşısında duracaklarına yanlarında durması için böyle bir kurgu da yapmış olabilir" diye konuştu.

-"ALEVİLERE YÖNELİK CEPHE OLUŞTURULMAYA ÇALIŞILDIĞINI HİSSEDİYORUZ"-

Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın gözaltına alınmasını da değerlendiren Genç, "Sayın Seyfi Oktay meselesinde, Ali Tatar ve bazı Alevilere yönelik yapılan eylemlerde, devletin belirli kesiminde Alevilere yönelik bir cephe oluşturmaya çalışıldığı hissiyatını hissediyoruz" dedi. 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in, Alevi köylerine yardım etmesinin, hakkında açılan davanın iddianamesinde yer aldığını da anımsatan Genç, "Bir devlet görevlisinin, Anadolu’nun herhangi bir köyüne hizmet götürmüş olması, o köyün kimliğiyle ilgili olabilir mi? Bunun dahi iddia olarak yazılması, bu iddianameleri düzenleyen savcıların ne kadar önyargılı ve ne kadar hukuktan uzak çalışmaların içinde olduğunu gösterir. Bunu da çok iyi değerlendirmek gerekir" diye konuştu.


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Çar Haz 09, 2010 21:02  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Yukarıdaki haberi görünce, Alevilerin Temsilcilerin gerçekleri görmesine az kaldı diye düşündüm...

Olan biten apaçık ortada iken, gözlerinin içine sokmadan gerçekleri göremeyen temsilciler var iken, sokaktaki vatandaşın kafasında yaratılan şüpheler ve kuşkuların giderilebilmesi mümkünmüdür...

Alevilerin temsilcilerine,
Günaydın mı desem;
Geçmiş olsunmu desem;
Bilemiyorum!


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Per Haz 24, 2010 00:20  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

İlhan Selçuk, 17 Ağustos 2007 de Hacıbektaş'taki "Enel Hak" konulu konferansındaki konuşmasını, “Ben de öldüğümde inşallah Hacıbektaş’a gömülürüm.” diye sonlandırınca, salondan “Allah gecinden versin” sözleri yükselmişti...

Kimimize göre demokrasinin önünü tıkayan çetenin reisiydi...
Kimimize göre işkencecilerini affedendi...

İlhan Selçuk, nalları havaya diktikten sonrada, aydınlığa açılan bir "pencere" olmaya devam edecektir. O hep bir ışık olarak kalacak. Bizler ise, ya O'nun ışığıyla aydınlanacağız , ya da karanlıkta yaşamayı tercih edeceğiz.

İlhan abi,
HACIBEKTAŞ'A HOŞ GELDİN.


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
Mesajları göster:      
Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »

Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti gönderemezsiniz
Bu forumdan eklenti indiremezsiniz


Tüm saatler GMT +1 Saat
phpBB2 Plus Türkçe Çeviri: canver.net

Pano Güvenliği

15557 saldırı girişimi engellendi
Powered by phpBB2 Plus, phpBB Styles and Kostenloses Forum based on phpBB © 2001/6 phpBB Group :: FI Theme :: Mod Listesi

[ Zaman: 0.5332s ][ Sorgular: 20 (0.1173s) ][ GZIP açık ]