Mesaj Panosu Hacıbektaş yayınları no 1Portal
Pano Kılavuzu •  Arama •  İşaretler •  İstatistik
Hesap Aç •  Oturum Aç
Takvim 
Sonraki başlık »
« Önceki başlık

Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »
Yazar Mesaj
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Çar Kas 25, 2009 00:32  Mesaj konusu:  GÜNCEL KÖŞE YAZILARI Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Bir gazetede yazılan iki köşe yazısını forum üyeleriyle paylaşmak istiyorum.

Okumaya fırsat bulamayanlar için aşağıya kopyalıyorum yazıları. Hangi gazetede yazıldığını yada hangi yazara ait olduklarına dair bilgi vermiyorum. Önyargılar devreye girmesin diye. Yazıları okuyun, aklınızın süzgecinden geçirin. Sonrasında kimin yazdığını merak ederseniz, araştırıp bulursunuz...


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Çar Kas 25, 2009 00:33  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Bu da siyasi dejavu
22.11.2009


Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık duygusuna “dejavu” denir. Türkiye’nin son günlerdeki politik olaylarını daha önce yaşadığınız duygusuna kapılıyor musunuz? Örneğin Ergenekon gözaltılarını, tutuklamalarını? Ya da “Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nı görevden alsın” sözlerini? Gelin yıllar öncesine gidip bir dejavu yaşayalım...


BUGÜN fikir hayatındaki kısırlığımızın temel sebeplerinden biri sol düşünceye düşmanlıktır. Bunun nedeni ise Soğuk Savaş ve onun uzantısı olarak 12 Mart-12 Eylül darbeleridir.
Annales-School tarihçiliği; yani tarihi olayları ekonomik temelli düşünceyle anlama-analiz etme yöntemi solculukla özdeşleştirildiği için, bu anlayış bizim üniversitelerimize sokulmamıştır. Bu da hâlâ temel meseleleri kavrayamamamıza neden olmaktadır.
Gündemdeki olayları hâlâ Soğuk Savaş yıllarının bize dayattığı tek boyutlu düşünce sistematiğiyle tartışıyoruz. Sosyal tarihçiliği-ekonomik tarihçiliği bilmiyoruz.
Örneğin; Türkiye’deki Ergenekon soruşturması-davasını nasıl “okuyor-analiz ediyorsunuz”?
Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla dengeleri altüst olan günümüz dünyasında yeni oluşturulmaya çalışılan düzeni kavrayamadan Türkiye’deki olayları anlayabilir misiniz?
Sözlerimi somutlaştırmak için size bir dejavu yaşatmalıyım!..
Yeni yol haritası
1945 yılında II. Dünya Savaşı bitti.
Savaşın iki galibi Amerika ve Sovyetler (Rusya), özelikle 100 yıldır paylaşım mücadelesine girdikleri emperyal rakiplerini saf dışı edip dünyaya hâkim oldu.
İngiltere, Fransa galip bile olsalar savaş yorgunuydu; ABD’nin gölgesine sığındılar. Almanya, İtalya, Japonya zaten savaştan yenik çıktı.
İki süper gücün dünyayı paylaşma isteği Soğuk Savaş’ın başlamasına neden oldu.
“Milli Şef” İsmet İnönü’nün usta dış politikasıyla harbe girmeyen Türkiye, yönünü Batı’ya döndü. Üstelik bunu Atatürk döneminin SSCB’ye yakın dış politikasını tamamen değiştirerek yaptı.
İnönü, Türkiye’nin geleceğini Batı’da görse de, ülkenin tam bağımsızlıkçı çizgisinden çok taviz verme eğiliminde değildi.
Oysa...
ABD’nin yeni dünya düzeninde Türkiye’den istekleri vardı. Örneğin, Kore’ye asker gönderilmesi gibi...
ABD, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalmasını istemiyordu; yeni ordulara ihtiyacı vardı.
Çünkü...
Sovyetler Birliği Avrupa’nın merkezine kadar gelmişti.
Afrika’da, Asya’da sömürgeler özgürleşiyordu. Ortadoğu’da ulusal hareketler çığ gibi büyüyordu.
Çin ve SSCB kapitalist ülkelere karşı birleşik cephe oluşturma kararı almıştı.
Ve bu karardan 5 ay sonra Kuzey Kore, Güney Kore topraklarına girdi.
II. Dünya Savaşı bitmişti bitmesine ama dünyayı paylaşım mücadelesi sürüyordu.
Ve ABD’nin, savaşacak Mehmetçik’e ihtiyacı vardı.
Genelkurmay Başkanı tasfiye edildi
İsmet Paşa, iktidarı DP’ye kaptırmasaydı Kore’ye asker gönderir miydi?
Türkiye’yi savaşa sokmamış İsmet Paşa’nın Kore’ye asker gönderme ihtimali az.
Peki Genelkurmay’ın II. Dünya Savaşı’ndaki kurmay kadrosu görevde olsaydı, DP’nin isteğine uyar mıydı?
Bu konuyu açmalıyım:
Demokrat Parti 6 Haziran 1950’de TSK içinde “balans ayarı” yaptı.
Bunu da ustaca başardı.
Hükümet olunca gündeme hemen ezanın tekrar Arapça okunmasını getirdi. Ardından radyoda dini program yapılması yasağını kaldırdı.
Dini duygulara seslenip kamuoyunun desteğini arkasına alınca Türkiye’nin gündemine suni bir olay getirildi:
“Askerler darbe yapacak!”
Parantez açayım: Bu dedikodunun üzerinden 60 yıl geçti; bugüne kadar bu dedikodunun doğruluğunu gösterir bir tek bilgi-belge bulunamadı.
Ama DP hükümeti bu dedikoduyu fırsat bilip, başta Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur olmak üzere ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekli etti.
Ve...
İki ay sonra ABD’nin isteği oldu:
25 Temmuz 1950’de DP hükümeti, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı aldı.
DP, CHP’nin tavrından çekinip konuyu TBMM’ye bile getirmedi. Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürülüverdi.
Üst komuta kademesi tasfiyeye uğrayan TSK sesini bile çıkaramadı.
Olayı protesto eden Türk Barışseverler Derneği’nin solcu üyeleri ise hemen cezaevine tıkılıp sesleri kesildi.
1 Mart tezkeresi
1950’lerdeki iç ve dış olayların günümüz dünyası ve Türkiye’si ile benzerliği var mı?
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Soğuk Savaş dönemi sona erdi.
Soğuk Savaş sonrasının en sert paylaşım mücadelesinin yaşandığı Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu, Türkiye’nin yanı başında.
Türkiye bugüne kadar sorunlu bölgelere BM nezdinde asker göndererek kanlı savaşların dışında kalmaya özen gösterdi.
Fakat...
Bu tarafsız dış politika bir yere kadar sürdü.
Türkiye’nin 1 Mart (2003) tezkeresine onay vermemesi, ABD için dönüm noktası oldu.
Tezkerenin reddedilmesini ABD, TSK’ya bağladı.
İşte ben o tarihten sonra dejavu yaşamaya başladım.
Bugün ne diyorlar:
“TSK’da cunta var”; “Başbakan, TSK’nın üst komuta kademesini görevden alsın!”
Sanıyorum oyunun henüz birinci perdesini seyrediyoruz.

AVRUPA’YA KOMÜNİST OYUNU

ABD’nin Soğuk Savaş doktrinine göre, büyük kara ordusuna sahip Türkiye, NATO şemsiyesi altında olmalıydı.
DP de hükümet olunca NATO’ya başvurdu. Amerika desteğine ve Kore’ye asker göndermesine güvenip hemen kabul edileceğini sanıyordu.
Olmadı; Avrupalılar Türkiye’yi istemedi.
Şaşıran sadece Türkiye değildi; ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO’nun Avrupalı üyelerine sert çıkarak, Türkiye’nin acilen pakta alınmasını istedi.
Avrupa’nın üstünde hâlâ savaşın dumanı tütüyordu; kimsenin sert demeçlerden korkacak hali yoktu.
ABD ve Türkiye, Avrupa’yı ikna için iki yönteme başvurdu:
Bunlardan birincisi, “Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi” yalanına yeniden başvurmak oldu!
Bu yalanı maalesef Feridun Cemal Erkin ile Selim Sarper çıkardı. Güya talep Moskova Büyükelçisi Sarper’e sözlü olarak söylenmişti! Toprak talebini Stalin niye nota vererek yapmamıştı? Bilinmiyor.
Zaten SSCB toprak talebini reddetti; Dışişleri Bakanı Molotov, “Bu nereden çıktı, böyle bir talebimiz yok” demesine rağmen psikolojik harbe yenik düştüler. Bırakın o dönemi, bu kara yalana hâlâ inanılıyor; yıllardır iç politika malzemesi olarak kullanılıyor.
Neyse dönelim konumuza...
Ortada toprak talebine ilişkin belge filan olmayınca Avrupalılar bu yalana pek itibar etmedi.
O halde Avrupalıları ikna için başka oyunlar gerekiyordu.
Bulundu:
“Türkiye komünist hareketlerin tehdidi altındaydı.”
Bu “tehlikenin” gösterilmesi amacıyla 1951 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik “büyük tevkifat” yapıldı. Dört yüz kişi işkenceden geçirildi. Kimler yoktu ki; Ruhi Su, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Arif Damar, Mihri Belli...
İşkenceye dayanamayıp aklını kaybedenler oldu. (İşkenceye uğrayanlardan Yılmaz Çolpan Paris Turizm Müşaviri iken 22 Aralık 1979’da ASALA tarafından öldürüldü. Solun tarihi acıklı insan hikâyeleriyle doludur.)
Basın günlerce komünistlerin nasıl sinsi bir oyunla rejimi değiştireceğini yazdı.
Bu arada, ölüm korkusuyla Nâzım Hikmet de Sovyetler Birliği’ne kaçınca yayınlar daha da sertleşti.
ABD her fırsatta, Türkiye’nin komünist tehdidi altında olduğunu söylemeye başladı. Bu arada NATO kararını da bekleyemezdi. Ortadoğu ABD Büyükelçileri Konferansı İstanbul’da toplandı. Güçlü bir Ortadoğu savunma hattı kurulması ve Türkiye’nin bu savunmada etkin bir rol üstlenmesi istendi.
Türkiye’nin Londra, Paris, Roma büyükelçileri de, Cumhurbaşkanı Bayar başkanlığında Çankaya Köşkü’nde toplanarak, Doğu Akdeniz savunmasına ilişkin kararları görüştü.
Öte yandan...
Bir avuç aydına/komüniste karşı Türkiye’yi korumak için Amerikan 6’ncı Filosu İstanbul’a geldi!
Şaka gibi... ABD ayrıca Türkiye’ye 100 jet uçağı vereceğini açıkladı. Yani tehlike o kadar büyüktü!
Bu arada Mehmetçik Kore’de yiğitçe savaşmayı sürdürdü. ABD, Kore’deki Türk Tugayı’na “Başkanlık Onur Belgesi”ni verdi.
Ödül karşılıksız bırakılır mıydı; hemen Kore’ye 900 kişilik ilave asker sevkıyatı yapıldı.
Mehmetçik’in bir hiç yüzünden Kore’de şehitler vermesini protesto eden 56 üniversite öğrencisi tutuklandı. Tabii hepsi komünistti!
Bu arada Ankara’ya ABD askeri heyetlerinin biri gidip diğeri geldi. Ziyaretler sonrasında Kore’ye hep takviye asker gönderildi; bu kez sayı 600 idi.
Bir yanda Kore’ye asker gönderildi, diğer yanda solculara yönelik tutuklamalar hız kesmedi.
Türkiye Sosyalist Partisi Genel Sekreteri Esat Adil Müstecaplıoğlu; Attilâ İlhan ve Madımak’ta kaybettiğimiz Asım Bezirci’nin de aralarında bulunduğu 15 aydın tutuklandı.
İstanbul’da Orak Çekiç adında gizli bir örgüt ortaya çıkarıldı! Üç kişi tutuklandı.
Milli Eğim Bakanı Tevfik İleri solcu öğretmenlerin tasfiyesinin hızlandırılarak sürdüğünü açıkladı.
Uzatmayalım...
Sonuçta Avrupalılar “komünist tehlikesi oyununa” kandılar/ya da kanar gibi yaptılar; Türkiye’nin NATO’ya katılmasına izin verdiler. Zaten SSCB burunlarının dibine kadar gelmişti; riske girmek istemiyorlardı.
Nedendir bilinmez bu kabulden sonra ABD, Türk-Amerikan Askeri İşbirliği’ne katkılarından dolayı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Liyakat Madalyası” verdi.
Halk bayram yapıyordu:
100 yıllık Rusya korkusundan yine bizi Batı koruyacaktı. Sovyetler saldırınca NATO bizim yanımızda olacaktı!
Halbuki...
Bu da koca bir yalandı. SSCB’nin saldırısı durumunda savunma hattı Boğazlar’da kurulacaktı.
Neyse gelelim sonuca...
Dün komünistler, bugün de “darbeci Ergenekoncular” cezaevinde!
Size de yaşadıklarınız dejavu gibi geliyor mu?..

En önemli silahları: CAHİLLİK

SOĞUK Savaş doktrini 1950’de kolayca hayata geçirildi.
1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi.
Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen süper güç ABD, 1990’larda yeni doktrini Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kolları sıvadı.
Bu konsepte göre Türkiye artık Kemalizm’i bırakıp, yeni rol modeli ılımlı İslam’ın ipine sarılmalıydı.
NATO, konsepti gereği savunma ordusuydu.
Ama artık bunu bırakmalıydı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi artık bir kenara bırakılmalıydı. Özellikle Ortadoğu’da aktif rol almalıydı.
Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri de sömürge ordusu değildi, ulusal devletin ordusuydu; “Hadi şimdi de bu görevi üstlen” denince hemen “Baş üstüne” diyemezdi.
Demediği gibi Rusya ve İran ile ittifak kurulmayı öneren paşalar bile çıktı. Tabii bu teklifi yapanların sonları Silivri’deki Ergenekon davası oldu! Neyse...
ABD, dünyayı dizayn etmekte kararlı; bunun ekonomik nedenleri var.
En azından ilk etapta Irak’tan çekildiğinde Kürtleri ve petrol kuyularını koruyacak TSK’ya ihtiyacı var.
Fakat 1950’lerde “tereyağından kıl çeker” gibi halledilen oyunlar/planlar bu kez hayata kolay geçirilemiyor.
Baksanıza “Kürt açılımı” bile sert muhalefetle karşılandı.
Uyduruk mektuplarla TSK ve son günlerde Dersim meselesiyle CHP ne kadar yıpratılmaya çalışılsa da oyun tutmuyor; ikna edici olmuyor.
Niye? Hükümete, yandaş medyaya, liberallere, din sömürücülerine rağmen oyun niye tutmuyor?
Bakınız...
İşte burada sosyal-ekonomik tarihçilikten yararlanacağız.
1950’de Türkiye nüfusu 21 milyondu. Yüzde 75’i köylüydü ve nüfusu 5 binin altında olan yerleşim yerlerinde oturuyordu.
Okuryazar oranı sadece yüzde 30 idi.
Kişi başına düşen gelir 166 dolardı.
Bu yoksul halkın cehaletinden yararlandılar.
Türkçe ezanın kaldırılması, okullarda din derslerinin mecburi edilmesi, Fatih ve Eyüp Sultan gibi türbelerin açılması, radyoda din programlarının yapılması gibi popülist icraatlarla onu kandırdılar.
Yoksul köylülerin temiz inançları siyasete malzeme yapıldı.
Sadece onlar mı?
Şehirliler de yeni gazino kültürüyle, ABD’den gelen caz müzikle-dansla, güzellik yarışmalarıyla, radyo günleriyle, polisiye cep kitaplarıyla, renkli sinemalar ile meşgul edildi.
Dinciler çok mutluydu. Ardı ardına çıkardıkları yayınlarda Atatürk’e hakaret etmek için birbiriyle yarıştırıldı. Her yanda Atatürk’ün heykelleri kırılıyordu.
DP’nin besleme basını ise, ABD’nin Marshall planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardımda bulunması gibi olayları manşetlere taşırken; Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğu; 234 Mehmetçik’in ise esir tutulduğu haberlerini görmezlikten gelmeye çalıştı.
Peki....
1950’ler 2000’li yıllara benziyor mu?
Benzerlikler var kuşkusuz.
Ancak bu oyun bugün niye pek tutmuyor?
Hadi bu da size ev ödevi olsun...


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Çar Kas 25, 2009 00:36  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Aleviler cellatlarına âşık kurbanlar mı?
24.11.2009



“CELLAT” CHP imiş, Aleviler de “kurban”...

Çünkü CHP, Dersim’de Alevileri katletmiş, fakat buna karşın Aleviler CHP’den bir türlü vazgeçemiyormuş.


Bu tam da bir “Cellatlarına “âşık kurbanlar” vakası imiş...


Aleviler bir tür “Stockholm Sendromu” yaşıyorlar imiş.


İşte buraya yazıyorum: Bu tez külliyen yanlıştır ve saçmadır.


* * *


Cumhuriyet’i kuranlar, “Türk”, “modern” ve “seküler” bir ulus-devlet kurmaya çalışıyorlardı. Amaç buydu.


Bu amaca ulaşmak için gerekirse göz karartılıyordu.


Çıkan yerel isyanlarda uygulanan ölçüsüz şiddetin gerekçesi buydu.


Cumhuriyet rejimi için Dersim’de meydana gelen kalkışma, bir “Alevi isyanı” falan değildi, yerel bir isyan hareketiydi...


Bu yüzden ne rejimi kollayanlar, ne de Aleviler, Dersim’de yaşanan katliamı “Alevi katliamı” olarak nitelediler.


* * *


Aleviler, cellatlarına âşık kişiler falan değildir.


Onların CHP’li olmalarının nedeni basittir:


Çoğunluğu Sünni olan bir toplumda kendilerini hep tehdit altında hissettikleri için, “Seküler bir Cumhuriyet ideolojisi”ni kurtarıcı olarak gördüler.


Sünni bir toplumda Alevi olarak yaşamanın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorlardı:


“Osmanlı”da çoğu zaman muzır görüldüler, bazen kılıçtan geçirildiler.


“Sağcı ve muhafazakar anlayış”, onlara çoğu zaman “sapkın mezhep mensubu” muamelesi çekti.


“Mukaddesatçılar”, Cumhuriyet ideolojisine sahip çıkmaları nedeniyle Alevileri “rejim bekçisi” diye aşağıladılar.


Yani Alevilerin CHP’li olmaları, marazi nedenlerden kaynaklanmıyor, psikolojik bir bozukluğun eseri falan değil. Sapasağlam gerekçeleri var.


* * *


CHP’li Onur Öymen’in bağışlanamaz hatası şudur:


2009 yılında devletin bir isyan hareketini bastırmak için Dersim’i örnek alması gerektiğini önermesidir.


Buna “ilkel bir anlayış” denilir, “otoriter anlayışa saplanıp kalmış” denilir, “çağı anlamamış” denilir...


Ama olaya “CHP Alevi celladıdır / Aleviler de cellatlarına âşıktır” diye yaklaşılırsa, mevzu külliyen saptırılmış olur...


Böyle “baskın basanındır” ya da “el çabukluğu marifet” propagandalarıyla Alevileri AK Parti’nin kucağına doğru itmeye çalışmak yerine...


AK Parti’nin “Sünni çoğunluğun sesi” olarak, Alevileri “sapkın bir mezhebin mensupları” olarak görmediğini esaslı bir şekilde ortaya koymasını sağlamaya teşvik etmek çok daha anlamlı olur.


Hem böylece birilerinin de çıkıp, “Kardeşim siz de Alevileri kesen Yavuz için ‘Biz Yavuzların torunlarıyız’ diyorsunuz. Ne iş?” demelerine...


Ya da...


“Dersim katliamında başka parti mi vardı? Celal Bayar da CHP’liydi, Adnan Menderes de CHP’liydi” demelerine karşı söyleyecek bir sözünüz olmaz.


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Cum Arl 25, 2009 23:02  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Mustafa MUTLU / VATAN / 25.12.2009

Prime-time’da dinci kışkırtma!

Türk-Kürt çatışması yaratmak isteyenler yetmedi; şimdi bir de Alevi-Sünni kavgasını hortlatmak istiyenler vizyona sürüldü...

Son örnek; “İslamcı Şair” olarak bilinen İsmet Özel...

Önceki akşam Habertürk’te bir programa katıldı ve “kışkırtıcılığın” ulaşabileceği boyutu tüm örnekleriyle sergiledi...

AKP hayranlığını açık açık dile getirdi, sunucu “Şimdi Suriye’ye Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına bağlanıyoruz” dediğinde, “Hah... Yaşasın” diyerek sevindi...

İşte bu kişinin, milyonlarca vatandaşımızı canevinden vuran sözlerinden bazıları:



***


“Alevilik ilkelliktir... Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Dağda kalan Alevi kalmıştır, gelip yerleşen Sünnileşmiştir.”

“Toroslar’a gidin görün. Alevilik, Müslüman baskısından kurtulmak isteyen gayri Müslimlerin sığındıkları bir şeydir.”

“Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır.”

“Bizim demokrat olmak gibi bir derdimiz yok.”

“Türkiye sınırları içinde değil Ruhban Okulu, Patrikhane’nin bulunması bile milli devletimizin işine gelen bir şey değil.”

“Müslüman değilseniz, Türk olamazsınız. Türk demek Müslüman demektir.”

“Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti olarak kuruldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda İslam cumhuriyeti olması gerekiyordu, 86 yılımızı feda ettik.”

“Türk olmayana gavur denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu.”

“Nasıl Türk olunur? Namaz kılarak.”


***


Lütfen derin bir nefes alın ve söyleyin:

Bir Alevi vatandaşımız çıkıp da, “Sünnilik ilkelliktir, Haçlı artıklığıdır” dese, bu ülkede neler yaşanırdı?

Tahrikçiliğin, savaş kışkırtıcılığının ulaştığı boyutu görüyor musunuz?

Yukarıdaki sözleri dinlerken ben de birçoğunuz gibi deliye döndüm...

Sonra Mevlânâ’nın sözlerini hatırladım:

“Her lâfa verilecek bir cevabım var. Lâkin; lâfa bakarım lâf mı diye, söyleyene bakarım adam mı diye...”


***


Türkiye’de gerçekten inanılmaz şeyler oluyor:

Dinci ve yandaş medyayı geçtik; sözüm ona “gücü özgürlüğünde” bazı medya gruplarının televizyonlarında bile, her gece bir başka şovmen fetva veriyor...

Magazin programlarında, dinci propaganda yapılıyor...

Böyle bir ortamda televizyona çıkma şansı bulan “dinci” ne yapacak?

Elbette; üzerine düşeni...

Öyle sözler edecek ki; sapla saman iyice karışsın, ülkede birbirini gırtlaklamayan kimse kalmasın!


***


Başta sevgili Alevi kardeşlerim olmak üzere, hepinize sesleniyorum:

Sinirlenmekte, tepki göstermekte haklısınız...

Ama ne olur tuzağa düşmeyin, tahriklere aldanmayın...

Lafa bakın, laf mı diye...

Söyleyene bakın, adam mı diye...


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
aborijin



Yaş: 50
Kayıt: 09.04.2005
Mesajlar: 228

blank.gif
MesajTarih: Dün at 23:41  Mesaj konusu:  (Başlık yok) Alıntıyla Cevap GönderSayfa SonuBaşa dön

Tahkikat Komisyonu'na ‘Evet' mi ‘Hayır' mı


19 Nisan 1960'ta Milliyet'in manşeti şuydu: “Her türlü siyasi faaliyet durduruldu.” Bu kararı alan Tahkikat Komisyonu, Başbakan Menderes'in “Adliye işleyemez hale gelmiştir” sözleri üzerine Meclis'te Demokrat Parti oylarıyla kuruldu.

Neydi bu komisyonun görevi, ne tür kararlar aldı? Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasına neden olan bu komisyonu bilmeden bu referandumda neyi oyladığınızı bilmeniz mümkün değildir.

27 Ekim 1957 seçimlerinin üzerinden 2 yılı aşkın süre geçince CHP lideri İsmet İnönü Anadolu gezisine çıktı. İstanbul'da, Konya'da, Uşak'ta, Kayseri'de, İskenderun'da olaylar çıktı; polisler İnönü'yü karşılamak isteyen halkı zor kullanarak dağıttı.
Demokrat Parti Meclis Grubu bir bildiri yayınlayarak, CHP'yi halkı ve askeri ayaklanmayı kışkırtmakla ve bütün yurtta yıkıcı grupları kendi çevresinde toplamakla suçladı.
DP muhalefeti susturmak istedi. Muhalefete karşı yeni tedbirler alınmasına karar verdi.
Alınacak öncelikli tedbir; Meclis'te “Tahkikat Komisyonu” kurulmasıydı. Ve 18 Nisan 1960'ta Tahkikat Komisyonu kuruldu.
Tamamı DP milletvekilinden oluşan 15 üyeli komisyonun görevleri bakınız neydi:
- Muhalefet ve basın aleyhinde ortaya atılan tüm iddiaları bu komisyon soruşturacaktı.
- Her türlü siyasi faaliyet hakkında önleyici karar almak; mitingleri, toplantıları yasaklamak bu komisyonunun göreviydi...
- Her türlü yayını yasaklamak, yayın organlarının basım ve dağıtımını durdurmak ve kendilerince gerekli her belgeye el koymak bu komisyonunun görevleri arasındaydı. (Belge aradığı her kurumu, her evi izinsiz basma yetkisi vardı.)
- Meclis görüşmeleri ya da önergeler sadece Resmi Gazete'de yayınlanabilecekti.
- Hükümet bütün iletişim araçlarından istediği gibi yararlanabilecekti.
Anlaşılacağı üzere komisyon, TBMM'den ve mahkemelerden daha güçlüydü; savcı ve hâkimlerin bütün yetkisini elinde tutuyordu.
Öyle ki:
- Komisyonun alacağı önlem ve kararlar kesin olacak; bu önlem ve kararlara hiçbir şekilde itiraz edilmeyecekti.
- Komisyonun karar ve önlemlerine karşı çıkanlar 1 yıldan 3 yıla kadar ağır hapisle cezalandırılacaktı.
- Komisyon kararlarının icra ve infazında sivil ya da asker hangi görevlinin ihmali görülürse o kişi 6 aydan 3 yıla kadar hapsedilecekti. Keza soruşturmayla ilgili olayları açıklayanlar da aynı cezaya çaptırılacaktı.
Aldığı ilk karar
Komisyon kurulur kurulmaz aynı gün iki karar aldı:
- Partilerin kongre, toplantı düzenlemeleri, siyasal etkinliklerde bulunmaları ve yeni örgütler kurması yasaklandı.
- Komisyonun yetki, görev, karar ve çalışmaları hakkında yayın yapılmasına ve konuyla ilgili TBMM'de görüşme yapılmasına yasak getirildi.
Milliyet Gazetesi 19 Nisan 1960'ta manşeti attı: “Her türlü siyasi faaliyet yasaklandı”.
Dikkat ediniz daha 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi yapılmamıştı.
Kim alıyordu bu kararı; sivil bir iktidar!
Hep yazdım, darbeyi sadece askerler yapmaz; sivil iktidarlar da darbe yapar.
Ve işte böyle komisyonlar kurdurup böyle kararlar alabilirler.

Gücünü nereden aldı

Tahkikat Komisyonu'nun kurulması Anayasa'ya aykırı değildi. Anayasa Meclis'teki çoğunluğu elde bulunduran partiye/hükümete bu yetkiyi veriyordu. DP bu nedenle Tahkikat Komisyonu'na çok geniş yetki tanıyan “Tahkikat Encümeni Salahiyet Kanunu”nu Meclis'ten geçirdi.
Başbakan Adnan Menderes 1960 yılbaşından beri aynı sözü tekrarlıyordu: “Adliye işlemez hale gelmiştir.” Şimdi Başbakan Menderes yargı yetkisini DP milletvekillerinden oluşan bu komisyona vermişti.
Menderes Türkiye'yi kendi idaresindeki bir tek parti sistemine döndürmek için kurdurmuştu bu komisyonu.
Yani bu komisyonunun kurulmasının salt amacı muhalefeti bastırıp yok ederek sonsuza kadar iktidar olmaktı.
Peki...
Milletin oyuyla iktidar olup yargının üzerinde yetkisi olan bir komisyon kuran Başbakan Menderes olayları önleyebildi mi? Yoksa bu komisyon kararlarıyla olaylar daha mı kontrol edilemez bir aşamaya geldi?
Tahkikat Komisyonu parti faaliyetlerini yasakladı; gazeteleri kapattı, habercileri cezaevine gönderdi; beş kişinin yan yana gelerek dolaşmasına yasak getirdi; 19 Mayıs törenlerinin yapılmasını bile yasakladı; mektup ve telgraflara sansür koydu; üniversiteler kapattı vs.
Ancak olaylar hiç durulmadı. Üstelik çıkan olaylara kan karıştı; Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla öldü.
Sonrasını biliyorsunuz...

Anayasa Mahkemesi niye kuruldu

Bugün hükümetin hedefinde olan Anayasa Mahkemesi'nin 1961'de hangi ihtiyaçlar sonucu kurulduğunu sanıyorsunuz?
Hükümetin kendisine karşı çıkan muhalefeti, çeşitli kanunlar çıkararak tasfiye etme gücü ve en sonunda muhalefeti meclis aracılığıyla yargılama yetkisini de kazanması üzerine; TBMM'de çoğunluğu elinde bulunduran partinin çıkardığı kanunları Anayasa Mahkemesi kurarak denetleme ihtiyacı bütün yakıcılığıyla kendisini göstermişti. TBMM'ye hâkim olan hükümetin kuvvetler ayrılığını bertaraf ederek diktatoryal bir rejim kurmasının önünde Anayasa Mahkemesi'nin bir engel oluşturacağı düşünüldü. Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin kurulması düşüncesinin arka planında işte bu tarihsel gerçek vardır.
Bugünlerde yine düne dönülmek isteniyor.
Karar sizin...

BODRUM'UN KAT İRTİFAKIYLA REFERANDUMUN NE İLGİSİ VAR

BODRUM Manastır Otel'de bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Akdeniz mimarisinden, Bodrum'un korunmasından bahsediyoruz.
Arkadaşım birden, “Yüksek yargı olmasaydı, Bodrum'un her yanı Marmaris, Kuşadası gibi apartmanlaşacaktı” dedi.
Bodrum'un kat irtifakı 3'ten 5'e çıkarılmak istenmişti. Bu imar cinayetini yüksek yargı önlemişti.
Sohbetimiz bir anda referandum sürecinde yüksek yargının neden sürekli hedef haline getirildiğine kaydı.
Nasıl kararlara imza atmıştı ki yüksek yargı bu derece tepki görüyordu.
Bodrum'da arkadaşımla ve konuyu bilen dostlarla yüksek yargının aldığı son yıllardaki kararları anımsamaya çalıştık.
İşte bizim hatırladıklarımız:
Erdemir: Cumhuriyet, tarihi boyunca bu nedenle devlet yatırımlarıyla demir-çelik tesisleri kurulmasına büyük önem verdi. Türkiye 2005 yılına gelindiğinde Avrupa'nın 5., dünyanın 13. büyük çelik üreticisi oldu.
2005 yılında kurumun yüzde 46.12'si satışa çıkarıldı. Danıştay 13. Dairesi 2008 yılında özelleştirme kararını iptal etti.
Tüpraş: Ülke vergi gelirinin yüzde 12'sini karşılayan Tüpraş'ın cirosu 4 buçuk milyar dolar idi. 2004 yılında şirketin yüzde 65.76'sı 1.3 milyar dolara Zorlu-Efremov Grubu'na satıldı. Petrol-İş Sendikası'nın açıklamasına göre bu para Tüpraş'ın 2 yıllık kârıydı. Ankara 10. İdare Mahkemesi bu satışı durdurdu. Danıştay da kararı onayınca şirketin satışı durduruldu.
2005 yılında Tüpraş hisselerinin yüzde 14.76'sı 569 milyon dolara İsrailli işadamı Sami Ofer'e satıldı. Satış kamuya duyurulmadan gerçekleş-tirildiği gerekçesiyle Ankara 12. İdare Mah-kemesi tara-fından iptal edildi.
Tüp-raş sonunda 2006 yılında hisselerinin yüzde 51'i Koç-Shell ortaklığına 4 milyar 140 milyon dolara satıldı. Bu satış, 2 yıl öncesinin 4 katıydı.
Galataport: İmar yetkisi olmamasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Karaköy İskelesi'nden Mimar Sinan Üniversitesi'ne kadar olan en değerli sahil şeridini imara açtı. Galataport Projesi'ni Sami Ofer'in sahibi olduğu Royal Caribbean Cruises ile Mehmet Kutman'ın sahibi olduğu Global Yatırım şirketi kazandı.
Danıştay, İstanbul'un tarihine sahip çıkıp projeyi iptal etti.
İETT arazisi: İmar planlarında kamu ve park alanı olarak görülen İstanbul Levent'te bulunan İETT arazisi 2007 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından arazinin imar planını değiştirerek Dubai Şeyhi El Maktum'a satıldı. Ancak Mimarlar Odası, İstanbul halkına ait olan bu arazi üzerindeki projenin durdurulması için İstanbul 7. İdare Mahkemesi'ne başvurdu.
Olay mahkemeye taşınınca El Maktum, ihalenin karşılığını ödemedi. Bu durumda ihaleyi iptal etmesi gereken belediye, ihaleyi iptal etmeyerek arazinin Şeyh Maktum'un elinde kalmasına izin verdi. Konuyu yargıya taşıyan CHP'nin talebini Danıştay kabul etti.
ETİ Alüminyum: 2007'de Danıştay 13. Dairesi, Seydişehir Eti Alüminyum Tesisleri'nin blok satış yöntemi ile Ce-Ka A.Ş.'ye 305 milyon dolara satışını onaylayan Özelleştirme Yüksek Kurulu kararını iptal etti. Danıştay 13. Dairesi'nin iptal kararında, özelleştirme sırasında Türkiye'nin alüminyum üretiminde dışa bağımlılığını azaltacak tedbirler öngörülmediği, sadece mevcut üretim seviyesinin üç yıl süreyle korunmasının taahhüt edildiği vurgulandı.
Şeker A.Ş.: Danıştay bu ihaleyi 15 Ocak 2010 günü aldığı bir kararla iptal etti. İptal kararında, ihale şartnamesinde üretimin devamlılığının güvence altına alınmamış olması ve Türk halkı için stratejik gıda maddesi sayılan şeker üretiminin, söz konusu satış sonrasında devam ettirilmemesi tehlikesinin doğmasıydı.
İzmir Limanı: Danıştay, 2008 yılında TCDD Genel Müdürlüğü'ne ait İzmir Limanı'nın özelleştirilmesi amacıyla yapılan ihaleyi “kamu yararı gözetilmediği” gerekçesiyle iptal etti.
Mayınlı arazi: Türkiye ile Suriye arasında bulunan mayınlı araziler İsrailli firmalara 49 yıllığına verilmek istendi. Anayasa Mahkemesi bu kararı ülke güvenliği açısından sakıncalı bulup iptal etti.
Kreşler ve bakımevi kararı: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı kreş ve gündüz bakımevlerinde verilen hizmet karşılığında alınacak para davalık oldu. Danıştay 10. Dairesi muhtaç çocukların bakımını sağlayan kurumun, kâr amacı gütmek suretiyle ücret tespit etmesinin yasal amaca aykırı olduğuna karar verdi.
Engelli yasası: Danıştay 11. Dairesi, engellilerin kamu görevine atanmalarına ilişkin, işe alınmamış olsalar bile, işe başladıkları tarihte işgücü kayıplarının yasada öngörülen oranda olduğunu kabul edip engelliler lehine karar verdi.
GDO'lu gıdalar: Genetiği değiştirilmiş gıdaların ithaline izin veren bakanlık yönetmeliği Danıştay 10. ve 13. dairelerince iptal edildi.
Tekel kararı: Tekel fabrikalarının kapatılarak işçilerin 4/C statüsüne geçirilmesini Danıştay, işçilerin rızaları dışında verilen 4/C statüsüne geçirilme ve böylece sosyal güvenceden yoksun bırakılma kararının yürütmesini durdurdu.
Fazla mesai kararı: Danıştay 12. Dairesi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 4/B maddesine göre çalışan sözleşmeli personelin, verilen işleri bitirene kadar normal çalışma saatleri dışında da çalıştırılması ve bunun karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmemesine ilişkin hizmet sözleşmesindeki düzenlemenin yürütmesini durdurdu.
Telefon dinlemeleri: Adalet Bakanlığı, 2007 yılında çıkardığı yönetmelikte telefon dinlemelerine yeni düzenlemeler getirdi. Danıştay, Adalet Bakanlığı da dahil olmak üzere hiçbir idari makamın telefon dinlemeleri için yönetmelik hazırlayamayacağına hükmetti.
Belediyelerde kadro kararı: Bakanlar Kurulu'nun belediyelerde norm kadro standardı getiren kararına karşı Belediye-İş Sendikası, Danıştay'da iptal davası açtı. Binlerce belediye çalışanının işini kaybetmesine neden olacağı belirtilen kararname mahkeme tarafından iptal edildi.
Madencilik yasası: Anayasa Mahkemesi 2009 yılında verdiği kararla, Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nin 65 maddesini iptal etti. Maden arama gerekçesi ile çevrenin tahrip edilmesine izin veren uygulamalar böylece mahkemeden geri döndü.
Eczane kararı: Danıştay, Sosyal Güvenlik Kurumu ile Türk Eczacıları Birliği arasındaki ilaç temini protokolünün feshine ilişkin SGK işlemi ve eczacılarla tek tek sözleşme yapılmasını öngören işlemin yürütmelerini durdurdu. Bu fesih kararı eczacıların SGK ile örgütlü bir protokol yapmasını engelliyordu.
HES iptali: Doğu Karadeniz başta olmak üzere pek çok doğal güzelliğin ortasına hidroelektrik santral yapma kararı yargıya takıldı. 138 HES projesinden 100'ü mahkemelik oldu. 26 tanesi hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi. Diğer davalar devam ediyor.
Metrobüs zammı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin enflasyon oranını aşan ulaşım zammı İstanbul 10. İdare Mahkemesi tarafından belediyelerin halkın yararını gözetmesi gerektiği vurgulanarak iptal edildi.
Kuşkusuz yargının aldığı kararlar bunlarla sınırlı değil. Bizim ilk aklımıza gelenler bunlardı.
Peki, yargı bu kararlarında haklı mı haksız mı?
Ya da yüksek yargı hükümetin ayağına dolanıyor mu, dolanmıyor mu?
Buna göre gidip sandıkta oy kullanacaksınız işte...


Soner YALÇIN
05.09.2010
HÜRRİYET


Oğlak Cinsiyet:Bay  Gizliaborijin kişisel galerisiKullanıcı bilgilerini gösterKişisel mesaj gönderE-Posta gönder
Mesajları göster:      
Yeni Başlık GönderCevap Gönder « Önceki başlıkArkadaşına Haber VerBu konuya bakan kullanıcıları listeleDosya olarak kaydetPrintable versionKişisel MesajlarSonraki başlık »

Sonraki başlık »
« Önceki başlık
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
Bu foruma eklenti gönderemezsiniz
Bu forumdan eklenti indiremezsiniz


Tüm saatler GMT +1 Saat
phpBB2 Plus Türkçe Çeviri: canver.net

Pano Güvenliği

15557 saldırı girişimi engellendi
Powered by phpBB2 Plus, phpBB Styles and Kostenloses Forum based on phpBB © 2001/6 phpBB Group :: FI Theme :: Mod Listesi

[ Zaman: 2.2939s ][ Sorgular: 20 (0.1134s) ][ GZIP açık ]